20 Kasım 2012 Salı

Ankara'nın Şarap Butikleri

Ankara'da yaşayıp yerli şaraplara öncelik verip butik üreticilerin şaraplarını daha çok seviyorsanız hayat pek kolay değil. Bu bağlamda elde neler var neler yok şöyle bir bakalım yorumlayalım istedim. Neyi nerede bulabiliriz hem elimizin altında olur. Buyrun alfabetik sırayla:



Kaynak için tıklayınız
Cadde Şarküteri:  İki şubesi olan cadde şarküteri aslında bir şarap butiği değil de, şarküteri ağırlıklı olarak yerli ve ithal pek çok ürünün bir arada bulunduğu bir gurme mağazası. Bu yüzden bu şarküteri, hiç fena olmayan bir şarap portföyüne de sahip. Mağazalarından biri Angora Cad. 144 numarada  Beysukent Çayyolu arasında bulunuyor, diğeri de Or-An sitesi Panora alışveriş merkezinin içinde ana girişin bir alt katında. Ankara'da pek az yerde bulabileceğiniz Arcadia ürünleri, Ankara'da başka bir yerde bulamayacağınız Paşaeli ürünlerinin bazılarını burada bulmak mümkün. Urla şarapçılık ürünleri ile bir takım ithal şarapların yanısıra bulmakta bunlar kadar zorluk çekmeyeceğiniz kimi şarapları da raflarında bulundurdukları için çeşitlilik fena değil diyebiliriz. 

Dubonnet Şarap Butik: Tunalı Hilmi caddesi Bülten sokak 21 numarada bir şarap butiği burası. Yine hem kimi yerli şarapları hem de kimi ithal şarapları bulabilirsiniz. Pek çok üreticiye ait şarapları bulmak mümkün olsa da tabii ki hepsinin her çeşidine yer yok. Büyülübağ, Corvus, Turasan, Sevilen, Urla Şarapçılık ürünlerine burada rastlayabilirsiniz. Buranın bir avantajı mekanın sahibi kendisi de bir şarapsever ve nasıl bir şarap içeceğini bilemeyen çiçeği burnunda şarap meraklılarına yardımcı da olabilen hoş sohbet biri.

Kaynak için tıklayınız
Kav Butik Kavaklıdere: 1988 yılında Türkiye'nin ilk şarap butiği olarak açılmış olan Kav Butik, Kavaklıdere Şaraplarına ait. Tunus caddesi 88 numarada Kavaklıdere'nin, kimi mahzen serilerinin eski rekolteleri ile tüm yeni serilerini bulabileceğiniz bir yer burası. Ayrıca kendi ithal ettikleri şarapların yanısıra şarap aksesuarları, eğtim setleri, kitaplar ve şarapla ilgili hediyelik eşya gibi şeyler de bulabiliyorsunuz. Onun dışında Urla Şarapçılık ve Tomurcukbağ şaraplarına ait şaraplar da bu butikte bulunabiliyor. Bu arada diğer illerdeki şubelerinde daha çok çeşit olduğuna dair duyumlar almış olduğumu da belirtmeden geçemeyeceğim.

L'al Şarap Butiği: Çankaya Portakal Çiçeği sokakta kıyıda köşede kalmış bir alışveriş merkezi olan Ansera içinde oldukça küçük bir dükkan burası. Genelde makul fiyatlı şaraplar satıyor. Turasan'ın hemen hemen her ürünü ile yine makul fiyatlı ithal şarapları burada bulabilirsiniz. Bunun dışında başka yerli şaraplar ve ufak tefek şarap aksesuarları var. Biraz da mekanın küçüklüğünden çok çeşit bulabileceğiniz bir yer olmasa da buranın sahibi de şarap endüstrisinde yer almış bir kişi.

Hiç gitme fırsatı bulamadığım Diren Şarap evi ve yeni açılma evresinde olan Çayyolu Şarap Evi bu listede yok ama buralara da yolum düştüğünde yazarım. Yalnız dikkatinizi çekeceği üzere Ankara'da tüm yerli şarapları bir arada bulabileceğiniz bir butik olmadığı gibi, var olan butiklerde de beğendiğiniz şarabı açtırıp eşinizle dostunuzla içecek bir mekan bulunmuyor. Üstelik kimi butik üreticilerin şaraplarını bulmak da halen mümkün değil. Tabii ben butik şarap üreticileriyle bizzat iletişime geçerek şarap almayı daha çok sevdiğimi daha önceki bir yazımda belirtmiştim ama yine de koskoca başkentte bu imkanların olmayışını üzüntüyle karşılasam yeridir.

Not: Yazı yazıldığı zaman yoktu ama artık bir de Wine Point var. hemen hemen tüm yerli şarapları bulup bir de içebileceğiniz bir yer. Umarım bir ara ayrı bir yazı yazabilirim wine point için. (10.01.2013)

12 Kasım 2012 Pazartesi

İki Pinot Noir: Chamlija ve Krug'scher Hof

Bu aralar biraz şanssız geçiyor. Zira üç haftadır toplamda 3 şarap problemli çıkarak beni hayal kırıklığına uğrattı. Ben de inat edercesine her bozuk şarabın akabinde yeni bir şişe ile durumu telafi etme yoluna gittim. Bir süredir kenarda bekleyen 3 adet Pinot Noir'im vardı, niyetim bir dördüncü ile hep beraber kör olarak tatmaktı ama dördüncüyü bekleyemediğim gibi bunlardan biri de problemli çıktı. Biz de küçük bir ekiple bu iki şarabı yan yana içtik ve notlarımızı aldık.

Bunlardan biri yurt dışında free shoptan gelen Krug'scher Hof. Bu bir Alman Pinot Noir'ı ve elimizdeki 2009 rekoltesi. Makul fiyatlı bir şarap (Free shop 9.00 € civarı). Almanya'nın Rheinehessen bölgesinde 1758 yılından beri Menger-Krug ailesinin olan ve kilometerlerce uzanan bağlardan geliyor. Almanlara yakışmayacak şekilde internet sitelerinde şarap hakkında fazla detay verilmemiş. Web sayfaları için buraya tıklayabilirsiniz.


Diğer şarap Chamlija ise 2011'de Kırklareli tarafındaki iki farklı bağdan gelen üzümlerden yapılı. Chamlija'nin bu ilk rekolte şarapları piyasada henüz oldukça yeni ve belki de sadece şaraba ilgi duyan bir azınlık tarafından tanınıyor. Biz de hazır yolumuz Tekirdağ civarına düşmüşken bu şaraphaneye uğrayıp bizzat alalım,  şarabımızı dalından koparalım demiştik. Şarapları aldıktan sonra soluklanmak için oturduğumuz restoranın bahçesinde bir de sürprizle karşılaştık ve o sırada orada tadım yapan şaraphanenin sahibi Mustafa bey, henüz piyasaya çıkmamış şaraplarından bize de tattırma jesti yaptı.  Biraz şaşkınlığımızdan olsa gerek, beklediği geribildirimleri veremesek de kalktığımızda "Istranca Chardonnay 2011" aklımıza içtiğimiz en güzel beyazlardan biri olarak çoktan kazınmıştı. Piyasaya çıkmasını şahsen ilgiyle bekliyorum.
İşte bugün içtiğimiz Pinot Noir de o gün direk kendi memleketinden aldığımız bir şarap ve hakkında teknik detayları buraya tıklayarak alabilirsiniz.


Bu iki şarap hakkında aldığım notlara geçmeden Pinot Noir hakkında daha önce şöyle bir yazım vardı, isterseniz buyrun. İşte bunlar da benim yorumlarım:

Krug'scher Hof Pinot Noir 2009: Renk yoğunluğu baya düşük kızılımsı kırmızı. Aromalar ise ilk başta pek güçlü değil ama zaman geçtikçe ciddi bir gelişme var. Gittikçe Pinot Noir'in o meşhur ahır kokularını andıran otantik aroması gelmeye başlıyor. Tanenler neredeyse hissedilmeyecek kadar yumuşak. Asidite orta seviyede ve hafif bir tatlımsılıkla içim her damak için kolay sanki. Bitim pek uzun sürmüyor. Genel olarak pek güçlü olmasa da sert tatlara tahammülü olmayan damaklar için uygun bir şarap. Türkiyedeki free shoplarda var mı bilmiyorum ama Almanya'nınkilerde bulunabiliyor.

Chamlija Pinot Noir 2011: Rengi kısmen açık pancar rengi gibi. İlk başta taze meyvemsilik ile meşe aromaları önde ve cinsinden beklenen tipte topraksı kokular arkada. Zamanla aromalar daha çok kahve gibi bir biçime dönüp zenginleşiyor. İlk andan itibaren asiditenin gücü ve tazeliği hissediliyor*. Az da olsa bir tatlımsılığı var. Tanenler güzelce kendini hissettiriyor. Bitimi uzuna yakın olsa da damakta biraz acılık da bırakıyor. Bu şarap da zerafetinin yanında ekstra bir güce sahip olduğu için benimki gibi toleranslı damaklara daha çok hitap ediyor bence. Ama yine de bu gücü Pinot Noir standartlarında düşünmek lazım tabii.


*Aslında bu şarabın asidite değerleri üreticinin diğer şarapları içinde düşük kalıyor ama belki algıyı etkileyen diğer faktörler sebebiyle güçlü bir hissiyatı vardı.


26 Ekim 2012 Cuma

Şarap Hakkında Bilgi Aramak: Detay Fişleri ve Uyum Önerileri

Şaraba ilgi duymaya başladığımdan beri bazen içmeden önce bazen de içtikten sonra şarap hakkında detaylı bilgi arayışı içine giriyorum. Bu hem olası bazı neden-sonuç ilişkilerini kurmamda işe yarıyor hem de piyasada ne şaraplar varmış öğrenmemi sağlayarak beni güncel tutuyor. Ama ikincisi için yüzeysel bilgiler yeterliyken ilki için detaylı bilgiye ihtiyaç var.

Daha açık konuşmak gerekirse, içtiğim şarabın bağını, yapıldığı üzümleri, o yılın iklim koşulları açısından orada nasıl geçtiği gibi detayları bilmenin yıllar üzerine kıyaslama yapmayı sağlayarak bu neden sonuç ilişkilerinin oluşmasında pratik bir yararı olduğunu düşünüyorum. Bu bilgiler, bu konuda nispeten yeni olup şarap hakkında detayları merak edenler için gayet değerli bence.

Ama çoğunlukla aldığım bir şarabın üreticisinin süslü internet sayfalarında gezindiğimde aldığım şarap hakkında ya "Çok dengeli, yumuşak içimli ve yıllandırmaya müsait olan bu şarap av etleriyle ve soslu kırmızı etlerle mükemmel uyum sağlayacaktır" gibi reklamdan başka çok az bilgi içeren (üstelik av eti dediğiniz şey de öyle her süpermarkette peynir ekmek gibi satılmıyor!) ve sık sık şarap içenler için pek bir anlam ifade etmeyen cümleler görüyorum ya da aldığım şarabın o rekoltesi hakkında en ufak bir bilgi bulamıyorum. Öyle ki, sanki 2009 rekoltesi piyasaya çıktığında 2008 rekoltesinin tüm şişeleri piyasadan çekilmişcesine sırra kadem basıyor internet sayfasından. Belki de eski rekolte ile yeni rekoltenin bilgi notlarında zaten aynı şey yazıyor olacağı için kaldırılıyor ki eğer öyleyse, iki sene tıpatıp aynı şarabı üretmenin mümkün olmadığını göz önünde bulundurursak üreticinin eksi hanesine bir puan daha demek. Aynı şekilde, teknik fişlerini web sitelerine koyan üreticilerin de işlerini ciddiye alışları ve şeffaflıkları ayrıca sempati uyandırıyor.

Karikatürün kaynağı için tıklayınız

Oysa birkaç sene üst üste aynı bağdan aynı isimle bir şarap üretiyorsanız, tüm rekolteleri hakkında detaylı bilgiyi internet sayfasında biriktirecek düzenlemeyi yapmak, bir bitkinin meyvesinden en az bir yıl süren bir emekle ve binbir zorlukla şişe şişe şarap üretmenin yanında çocuk oyuncağı gibi kalıyor olsa gerek. Elbette üreticinin o bilgi kağıtlarına şarabın hangi detaylarını koyacağı kendi bileceği bir iş. Ama kendi adıma gördüğüm detay miktarını üreticinin işini ne kadar titiz ve şeffaf yaptığının dışavurumu olarak algılarım. Nasıl bir şey kastettiğimi de örnek olarak şu siteden görebilirsiniz. Örnek için tıklayınız. Ayrıca piyasaya yeni çıkan Chamlija şaraplarının web sayfası da detay fişleri konusuna iyi bir örnek. Umarım yıllar içinde ürünler biriktikçe eskiler siteden kaybolmaz.

Bunun dışında bir eleştirim de etiketlerde yazan şu yemek uyumu önerilerine. Eğer şarabı bir zenginlik göstergesi, elitlik ifadesi olarak gören değil de yemekleri zevkli kılan güzel bir içki olarak değerlendiren bir kültürü tercih ediyorsak -ki üreticilerin en basitinden ticari olarak bile bunu tercih etmesini beklerim- şarabın sanki evlerde sık sık yenilen yemeklerle tüketilemez bir şey olduğu izlenimi oluşturmaktan vazgeçmek gerekiyor. Yoksa böyle şarap sanki "Café de Paris Soslu Bonfile" türünden yemekler olmadan içilmezmiş gibi oluyor ve bu da şarapsever olabilecek bazı kişileri baştan soğutuyor. Bu tabii benim şahsi kanaatim. Yani misal şarabın yanında küçük bir kart olsa ve orada "av etleri"nin yanısıra "fırında pişmiş karnıyarık" ile uyum sağlar yazsa ve hatta belki şaraba uygun basit bir yemek tarifi verilse hoş olmaz mı? Bu şekilde, günün birinde barbunya pilaki ve bulgur pilavı ikilisinin yanında da şarap tercih eden, hatta böyle göre göre alışıp evlerimizde "sıradan" yemekler yerken de "şu sofraya bir şişe boğazkere iyi gider" diyen insanlar pekala olabiliriz gibime geliyor. Eh, yine de şarap sadece özel akşamlara özgü bir şey olarak kalsın isteyenlere de katılmasam da bu da başka bir bakış açısı ve saygı duymak lazım diyerek yazıyı noktalıyorum.

24 Temmuz 2012 Salı

Doluca'dan Öküzgözü

Şarap içmek bir hobiye dönüştüğünde maalesef biraz pahalı bir zevk haline gelmeye başlıyor. Bu pahalılığın üst sınırı da yok gibi üstüne üstlük. Öte yandan iyi bir haberim de var: Daha makul fiyatlı şaraplar içerek de pahalı şarap –veya Robert Parker’dan 98 puan almış bir şarabı- içenler kadar mutlu olabiliyoruz! Hele bir de ülkemizde kalite-fiyat eğrisinin düz ve adil bir çizgi çizmediğini düşünürsek, ecnebilerin “smart buy” dediği türden fiyat kalite oranı yüksek şeyler bulma şansımız da yok değil. Ama şöyle bir farkımız var ki; aynı fiyat aralığına düşen iyi kalite şarap alternatifimiz pek çok ülkeye göre çok çok az. Üstelik, bir şarabın pek çoğumuz için bir anlam ifade etmeyen bir ödül alması halinde bile fiyatının durduk yere uçabilmesi de cabası. Ödüller konusundaki yazım için tıklayabilirsiniz.

Özetle, işi şarap içmek/satmak/üretmek olmayan, aileden zengin olmayan ve çoğunluğu hayatını 20-30 günlük tatil için yıl boyu deli gibi çalışarak geçiren deneyimli beyaz yakalardan oluşan bir şarapsever topluluğu için müthiş imkânlar vadeden bir ülkede yaşamıyoruz. Bu kültür, vergi yükü ağırlaştırılmış üreticiden* reklam ve online satış yasaklarına ve nihayet keyfine varmaktan çok caka satmaya meyleden tüketici profiline kadar her tarafta etkisini gösteriyor. Yine de tüm bunlar bir tarafa, dediğim gibi dilediğimizde keyif alabileceğimiz makul fiyatlı şaraplar halen bulunabiliyor.

Örneğin, geçen haftalarda Migros’ta Doluca şarapları indirimdeydi. Ben de gidip içinde Öküzgözü olan 3 tane şarap almayı tercih ettim, zira mühim yerli üzümlerimizden olan Öküzgözü’nün mümkün olduğunca, tüm örneklerini tatmak gibi bir idealim oluştu son zamanlarda. Makul fiyatlı iyi bir başlangıç oldu bu benim için…
Doluca DLC Öküzgözü 2010

Bu arada konuya yeni girenler için özet geçmek gerekirse Öküzgözü Elazığ kökenli, daha çok yüksek asiditeli şaraplar veren bir üzüm. Taneleri iri olduğu için tanen yoğunluğunun nispeten düşük olması ve yumuşak bir şarap vermesi bekleniyor. Bu sebeple de uzun yıllardır, kendinden daha gövdeli ve tanenli olan Boğazkere ile kupajı yapılıyor.

Bunlar da kısaca notlarım:


Doluca DLC Öküzgözü 2010: Morumsu bordo. Aromalar çok yoğun değil ve önde asetona benzer bir koku var. Arkadan meyvemsilik ve fıçı tonları hafifçe alınıyor. Asidite güçlü ama sanırım tanenlerin sebep olduğu bir acılık da var. Aslında tanenler çok bol değil. Bitim kısa-orta süreli baharatsı ve daha çok acımsı ve bu keyfi kaçırıyor. Şarabın acımsılığını dengeleyecek güçlü aromalı bir eşlikçiye/düzelticiye ihtiyacı var. Ben birkaç çeşit peynir ile denedim, en çok tütsülü peynirin dengelediğini düşündüm. İndirimli fiyatı 18 TL civarındaydı.

Doluca Tuğra Öküzgözü 2008
Doluca Tuğra Öküzgözü 2008: Koyu bordo renkli. Burunda aromalar açık ama aroma yoğunluğu pek fazla değil. Önde kırmızı meyveler ve baharatsılık var. Meşe aromaları da ayrıca hissedilir bir şekilde alınıyor. Asidite güçlü, tanenler dile batmıyor. Bitim orta süreli, hafiften baharatsı ve DLC'deki acımsılık yok. Çok renkli olmasa da damağı zorlamayan düzgün bir şarap olduğunu düşündüm. DLC'ye göre bir gömlek üstün olduğu anlaşılıyor. İndirimli olarak 30 TL civarında bir fiyatı vardı. Ancak, iki ay kadar önce 2007 rekoltesini içtiğimde daha çok memnun kaldığımı hatırlıyorum. (Belki de Kav Tuğra farklı bir seriydi.)

Doluca Kav Boğazkere-Öküzgözü 2009: Meşeden gelen güzel baharatsı aromaların baskınlığında bir aroma alınıyor. Burun meyvemsilik bakımından da gayet güçlü. Asidite taze, tanenler orta yoğunlukta ve sakin. Bitimde çok hafifçe bir acımsılık alınsa da bu keyfi bozacak kadar çok değil. Orta-uzun arası süren bitimde gayet memnun edici bir tat bırakıyor geriye. Tuğra serisinden daha ucuz (indirimli 26 TL) olmasına rağmen bu şaraplar içerisinde en çok beğendiğim bu oldu ve bu şişe sanırım içtiğim son şişesi olmayacak.


*Meşrubatlarda vergi oranı %25, şaraplarda ise %63.

19 Temmuz 2012 Perşembe

İki İtalyan

İthal şaraplardan biraz uzak durma eğilimindeyim. Ama bu tercihimin birinci sebebi, Türk şaraplarına destek olmak değil. Hatta neredeyse her katılana verilen ödüllerden alıp bu sebeple fiyatına zam yapan kimi yerli şaraplara kendimce bir tepkim bile var. Onlardan mümkün mertebe uzak duruyor, alçakgönüllü ve dürüst birtakım yerli butik üreticilerin sevdiğim şaraplarını eşe dosta tavsiye ve hediye etmekten geri durmuyorum.

İthal şaraplarda ise aslında başka bir problem var. Kendi ülkesinde vasatın altı olarak değerlendirilecek ve hatta kimsenin bilmediği (internetten bulmanın bile zor olduğu) kimi şarapların Fransızca, İtalyanca, İspanyolca veya İngilizce etiketlerin göz boyaması sayesinde yüksek fiyatlarla satılıyor oluşu. Yani tabii ki  "Fransız şarabı" adıyla satılan tüm şaraplar belli bir kalitenin üstünde olmak zorunda değil.  Şahsen araştırarak beklentiyle aldığım bir şarabın buşon çıkmasına nasıl üzülüyorsam, harcıâlem içilecek bir şarabın fiyatının şişirilmesine de üzülüyorum ve bu yüzden genelde almadan önce küçük bir araştırma yapıyorum. Bu sebeplerle de yerli şaraplara daha çok vakit kalıyor. Eh, şarapçılığımız gelişmekte olduğuna göre de bu pek kötü bir şey değil.

Geçen akşam bu standartların dışına çıkarak bir süredir beklemekte olan iki İtalyan şarabını açtık. Daha önce defalarca içip beğendiğim bir şarap olan Marchesi de Frescobaldi’ye ait bir Chianti Rufina (İtalya’da Toskana bölgesinin alt bölgelerinden) olan Nipozzano Reserva’nın 2008 rekoltesi bunlardan biri. Bir diğeri de yine Toskana bölgesinden Campo di Sasso’ya ait Insoglio del Cinghiale adında bir şarap. İlk şarap İtalya’nın en büyük üreticilerinden birine ait ve duty free’lerde 14€ fiyata (yaklaşık 30 TL) bulunabiliyor. Diğeri ise İtalya’dan geldiği için fiyatını bilemiyorum.

Gelelim kısa notlarıma:

Campo di Sasso Insoglio del Cinghiale 2009: Koyu bordo renkli bir şarap. Ön burun oldukça açık ve yoğun. Önde kahve gibi, vanilya gibi çekici meşe kokuları varken baharatsı ve meyvemsi aromalar da alınıyor. Diğer şaraba nazaran gövdeli ve damağı hafif tatlımsı. Tanenler batmıyor ama orta-uzun bitiminde benim ağzımı hafif buran bir acılık da kaldı. Beni burunda vaat ettiği kadar mutlu etmese de hiç fena değildi.

Marchesi de Frescobaldi Nipozzano Reserva 2008: Renk yoğunluğu fazla olmayan morumsu bordo. Aroma yoğunluğu diğer şarap kadar çok olmasa da yeterli. Burunda hafiften taze koyu meyveler ve muz gibi değişik bir aroma alınabiliyor. Damakta asidite canlı. Tanenler belli belirsiz sivri gibi ama bu beni pek rahatsız etmiyor. Yukarıda bahsettiğim türden harcıâlem içmek için fiyatını da karşılayan gayet güzel bir şarap bence ama yine de önceki rekoltelerini daha çok sevmiştim gibi hatırlıyorum. Soslu bir makarna ile çok uygun olabilir gibime geliyor.

3 Temmuz 2012 Salı

Chateau Nuzun

İlk çıkışları olan 2008 rekoltelerinde güçlü ve zarif, çok beğendiğim şarapları oldu. Bir de dolu yağışı sebebiyle inanılmaz düşük verim alıp tek şarap yapabildikleri 2009 rekoltesi Türk şarapseverler arasında oldukça ünlü. Açıkçası, güçlü ve gövdeli yapısı ile bu şarap MW'lardan 87 ortalama puan alsa da -ki hiç fena bir puan değil- benim için daha da yükseklerde bir yerde (4 şişe kenara attım bile!). Ama diğer şaraplarının da çoğunu tatmış bir şarapsever olarak potansiyellerinin bununla da sınırlı olmadığını hissediyorum.

Chateau Nuzun hakkında detaylı bilgiyi kendi internet sitelerinden, facebook sayfalarından, ropörtajlardan ve başka bloglardan bulmak mümkün. Benim buraya ekleyebileceğim şey, üreticinin bağlarından şaraphanelerine, tanıtım standlarından müşteri ilişkilerine kadar her aşamada yerleşmiş olan bir ağırbaşlılık ve bilimsellik. Benim sempatimin altındaki sebeplerden biri bu. Bunlar bence bir şekilde şaraplarına da yansıyor.

ŞatoNuzun Bağları ve Şaraphanesi Tekirdağ Çeşmeli Köyünde
Kaynak: Chateau Nuzun
Şarapları genellikle yoğun bir burna sahip ve güçlü. Bu durum, bölgenin iklimi ve toprak yapısı (teruar) ile Amerika'dan getirdikleri bitkilerin özelliklerinin yanında üreticinin de tarzını yansıtıyor bence. Mümkün mertebe, karikatüristlerin "gereksiz taramalardan kaçındığı" gibi, gereksiz müdahalelerden kaçınma eğilimindeler (Bu yazı hazırlanırken yayınlanan bir ropörtajda da bu durum Sn. Necdet Uzun tarafından dile getirilmiş). Zaten organik bağcılık yapıyorlar ve hatta kendilerine tanen kaybettirebileceğini düşünerek filtrelemeden dahi kaçınıyorlar. Bilimsel analizlere verdikleri önem ile zamanlamalar konusunda oldukça kontrollüler. Bu şekilde de sonuçta yıllandırma potansiyeli vadeden güçlü şaraplar çıkıyor ortaya.

Bağlar Tekirdağ - Marmaraereğilisi civarında çok rüzgar alan, serin iklimli bir bölgede bulunuyor ve şaraphanenin de bu bağların arasında estetik bir görünümü var. Mevsime göre haftasonu tadım seansları düzenleyerek misafirlerini ağırlıyorlar. Bu seanslara katılırsanız şaraphaneyi gezme fırsatınız da oluyor.

Henüz 3 rekolte piyasaya sürülmüş durumda ve her rekolte oldukça özgün. İlk rekolte olan 2008 serisinde, Merlot, Cabernet Sauvignon, Syrah ve Pinot Noir olmak üzere 4 farklı monosepajları (tek cins üzümden yapılan şarap) ile CS - Syrah ve CS - Merlot olmak üzere 2 kupajları var. 2011'de piyasaya sürülen 2009 rekolte yukarıda bahsettiğim gibi tek ürün CS-Merlot-Syrah-Pinot Noir. 2010 rekolteleri ise CS (Cabernet Sauvignon), Syrah ve Pinot Noir monosepajları, CS-Merlot-Syrah-Pinot Noir kupajı ve henüz piyasaya çıkmamış Merlot'dan oluşuyor. Beyaz şarap üretmiyorlar ama şu an piyasada 2011 rekolteli enteresan bir de rozeleri var. Hani görünüşü kırmızı, ruhu beyaz diyeceğim bir şarap. Bu yaz favori içeceklerimden. 


Şimdiye kadar tattıklarım içinde en beğendiğim 2009 kupajı. Ama CS-Merlot 2008 ve Cabernet Sauvignon 2008'in de pek aşağı kalır yanları yok. Bu şarapların hepsi, güzel bir bifteğe eşlik edebilecek güçte sağlam şaraplar bence. Hatta 2009 kupajı ete kemiğe bürünüp karşıma çıksa ayağa kalkıp ceketimi ilikler, saygıda kusur etmem gibi geliyor!.. Syrah 2008, aynen internet sitelerinde tanımladıkları gibi sıradışı. Bu sıradışılık bana yumuşaklık biçiminde yansıdı. Eğer Syrah baharatsılığını seviyorsanız ama bir yandan da dilinizin toleransı düşük ise gayet iyi bir seçim. Ama siz Syrahınızı içerken ben gövdeli mi gövdeli bir kadeh 2009 kupajını şerefinize kaldırırım...


Syrah'ı tadana kadar, 2010 rekoltesi için ilk intibam şanssız bir senenin ürünü oldukları yönündeydi. Tekrar kör olarak başka şaraplarla birlikte tatmak niyetindeyim bu şarapları. Çünkü kör tadınca hem üretici ve rekolte hakkındaki pozitif/negatif önyargılarım ortadan kalkıyor, hem de dikkatimin çok arttığını düşünüyorum. Cabernet Sauvignon 2010 ve 2008 için bunu yaptım ve 2008'i daha fazla beğendiğimi gördüm. 2010 kupajın sikletindeki diğer şarap 2009 zaten çok güçlü, ama bakalım bir sürpriz çıkacak mı? Oldukça yeni piyasaya çıkan Pinot Noir 2010 için de ayrıca sabırsızlanıyorum. 


Syrah 2010 benim zevkime 2008'den daha uygun. Hatta şimdiye kadar içtiğim Nuzun şarapları listesine en üst sıralardan direk giriş yapacak kadar beğendim. Meşe bu şarapta diğerlerine göre biraz daha önde gibi. Tanenler yine bol ve biraz sivri. Belki biraz beklese daha bile iyi olur. Ama uzunca bir bitimi olduğunu ve 2008'e -hatırladığım kadarıyla- kıyasla daha  güçlü gövdeli olduğunu söyleyebilirim. Yine de yan yana ve kör tatmadım sonuçta bu şarapları. Bir de o gözle bakmak lazım. 

Şunu da vurgulamak önemli; her kıyaslamamda hangi şarabın daha iyi olduğundan ziyade, öne çıkan özellikleri doğru tanımlamaya ve hangisini tek başınayken daha çok beğendiğimi anlamaya odaklanıyorum.  Ama beğenilerimiz farklı farklı da olsa, şunu söyleyebilirim ki bence henüz tanışmadıysanız "Chateau Nuzun" şaraplarıyla tanışmalısınız. 

24 Haziran 2012 Pazar

Bu ödüllerin bir anlamı olmalı...


Şarapla ilgilendikçe ve piyasadaki şaraplar hakkında malumat edindikçe her birinin bir yerlerden bir takım puanlar ve ödüller aldığını görürsünüz. Hatta hiç öyle detaylarıyla ilgilenmiyorsanız ve sadece sizi o gece çakırkeyif yapıp eğlendirecek lezzetli bir “içki” satın almak üzere şarap butiğine gittiyseniz bile kendinizi puanlarla, ödüllerle bezeli allı pullu bir dünyanın kapısında bulabilirsiniz. Bu puanlamalar ve ödüllerin faydalı tarafları olsa da, sayıları arttıkça son derece kafa karıştırıcı olabiliyorlar. Ben girdiğimiz bu cendereyi tüketici alışkanlıklarımızı inceleyerek kârlılığını arttırmak için stratejiler üreten gizli güçlere(!), yani pazarlamacılara bağlıyorum.

Peki, aldığımız şarapların üzerindeki o yaldızlı armalar, büyük puntolarla yazılan puanlar, madalya gibi görünen çıkartmalar gerçekten ne anlam ifade ediyor? 



Öncelikle insan zihninin yanılmaya oldukça müsait bir aygıt olduğunu hatırlayarak başlayalım bu konuyu tartışmaya. Bu eğilimlerimizin içinde en önemlilerinden biri de beğenmemiz gerektiğine inandığımız şeyleri gerçekten sonuç olarak daha fazla sevmemiz. Pek çok konuda olduğu gibi biz iyi şarap arayışındayken de bu sebeple zihnimiz bizi bir takım yönlendirmelere açık hale getiriyor. Bir takım araştırmalar da bunu doğrular nitelikte.

Şaraptan alınan keyif üzerine çalışmalardan biri 2007 yılında Plassman vd. tarafından yapılmış. Bir kısmı şarap uzmanı olmak üzere bir denek grubu üzerinde şarabın fiyatının alınan zevkle bir ilişkisi olup olmadığı araştırılmış. Denekler tabii ki deneyin içeriği hakkında kasıtlı olarak yanlış bilgilendirilmişler ve tatmaları için fiyatları 5$ ile 90$ arasında değiştiği söylenen 5 farklı şarap sunulmuş. Gerçekte ise pahalı şişenin içindeki şarap ucuz olanı ile aynıymış. Uzmanlar da dâhil olmak üzere ucuz olduğu düşünülen şarapta beynin zevk alınca aktive olan bölgesinde çok az aktivite gözlenirken, pahalı olduğu düşünülen şarapta aktivasyon ciddi şekilde artmış. Üstelik bunlar olurken uzmanlar ile normal tadımcılar arasında eğilim bakımından bir fark da olmamış [1].

Bu deneyden, uzmanların zihninin de oyunbazlık bakımından bizden farklı olmadığı sonucu çıkarılabilir. Ama bu sonuç yine de bir uzmanlık kavramının olduğunu yanlışlamaz. Zira kör tadımda, dünyanın pek çok yerinden geliyor olabilecek beş şarap için -mantığını da temellendirerek- bölge tespit etmek bence illa ki bir uzmanlık ister. Zevk denen şeyin sübjektifliği ile zihnin karmaşıklığı bir kenara, bu bahsi geçen uzmanların verdiği puanlamalar için ayrı bir yazı planlıyorum. Ama prestijli ödüllerin komitelerinin çoğu da yine bu uzmanlardan oluşuyor. O yüzden deney sonucunu, yani beklentilerimizin bizi nasıl da yönlendirebileceği bilgisini cebimize alıp dönüyoruz madalyalar ve ödüller ile ilgili ana sorumuza…

Sayısını bilmenin zor olacağı kadar çok ödüllü yarışma yapılıyor her sene şaraplar için. Kimi dergiler, kimi kuruluşlar farklı konseptlerle organizasyonlar düzenliyor. Genelde, altın – gümüş – bronz gibi sınıflar belirlenip şaraplara madalya veriliyor. Önemli noktalardan biri, bu yarışmalara üreticiler para ödeyerek katılıyor. Ve Daily Mail gazetesinde yayımlanan bir makaleye göre kimi büyük yarışmalara katılan örneğin 9000 şarabın 6000 tanesi bir çeşit ödülle dönüyor [2].

Karikatür: Bob Johnson
Elbette bu düzen, başta katılım paralarını toplayan organizasyon şirketleri olmak üzere şişesinin üzerine bir yaldızlı etiket koyarak satışlarını arttırmak niyetinde olan üreticilerin de işine geliyordur. Öte yandan kimi uzmanlar ve şarapseverler, vasat buldukları şaraplarla müthiş buldukları şarapların bir yarışmadan benzer ödüllerle dönmesini yadırgıyor. Nihayetinde, deneme sürüşü yapmanın çoğunlukla mümkün olmadığı şarap mevzusunda kafa karışıklığını bertaraf etmek durumunda kalanlar yine tüketiciler, yani biz uzman olmayan şarapseverler oluyor. Hele bir de, şaraplarına hakim olmadığınız bir piyasanın içinde şarap seçmeye çalışıyorsanız bir takım çeldiricilerin ortasında kalmanız garanti gibi. 

Şu halde bence, pek çok etiketin ve ödülün aslında son derece sorgulanabilir olduğu ortaya çıkıyor. Tabii şarap üretiminin -özellikle butik olanlarının- biraz da bireysel adanmışlık gerektirmesini göz önüne alırsak, yarışmalara katılan üreticilerin maddi getiriden farklı olarak bir çeşit kendini test etme amacı da olabilir. Yine de, sapla samanın benzer bir muamele gördüğü kimi yarışmalar bu amaç için de pek faydalı olmayabilir.

Peki, hiç mi fikir verebilecek ödül yok bunların arasında? Muhakkak ki şarap uzmanları arasında daha prestijli görülen ödüller var. Ama en çok bilinen yarışmalarda bile binlerce şaraba ödül verdiğini bilmek gerek. Sonuçta, gördüğümüz o etiketlere hiç prim vermemek de, kimi dürüst bulduğumuz ödülleri/yarışmaları ayrı tutup tavsiyelerine değer vermek de mümkün. Eh, bir diğer seçenek de karikatürdeki arkadaş gibi "kazıklanmak" pahasına kendimizi beynimizin aldatıcı mekanizmalarına teslim etmek. Benim tercihim "şu üretici ödüllere doymuyor!", "bu şarap şu kadar uluslararası ödül aldı" haberlerini göz ardı edip  beğendiğim şarapları kör topal da olsa kendim belirlemek. Her şarabı içmem mümkün olmadığından seçenek elemede başka insanların fikrinden yararlansam da gerisi için ne de olsa "benim damağım, benim kararım..."

22 Haziran 2012 Cuma

Bir Cabernet Sauvignon Tadımı Daha

Geçen ay yaptığımız Cabernet Sauvignon tadımının ikincisi için aynı ekiple bu hafta yine toplandık. Yine masamızda güzel şaraplarımız ve muhabbetimiz olduğu için çok iyi bir akşam oldu. Türkiyenin Cabernet Sauvignondan yapılmış bir diğer grup iddialı şaraplarını damaklarımızı eğiterek içtik ve sonuçta da gülüp eğlendik. Bir önceki için tıklayınız.

Şarap içmeyi uzmanlıktan gayet uzak ama çok da eğlenerek yaptığımızı tekrar tekrar belirtmekte fayda var. Yine de kendimizce tutarlı hale getirmeye çalıştığımız bir yöntem de mevcut. Kısaca bu yöntemden de bahsedeceğim. 

Öncelikle hiçbirimizin evinde 7-8 kişiye 5 şarapta yetecek kadar (40 tane filan) tadım kadehi olmadığından tadım sırasında herkesin bir kadehi var (Profesyonel tadımlarda her şarap için ayrı kadeh kullanılıyor). Şaraplar kör tadım usulü önce ne olduğunu anlayamayacağımız şekilde kağıtlara sarılıp mantarları açılıyor ve şişeleri bilmeyen başka bir kişi tarafından A'dan başlayarak isimlendiriliyor. Şaraplar kısa bir müddet karafta havalandıktan sonra kadehlere alınıyor ki herhangi bir şaraba havalanması için daha fazla şans vermeyelim.

Bir seferde 4 veya 5 şarap tadıyoruz. Yaptığımız bir önceki tadımda 5 şarap varken bu tadımda yeniden 4'e düşmeye karar verdik. Çünkü kadehlerin bitmesi için (ne kadar az koysak da) aralarda bekleme sürelerimiz çok olduğundan yorucu/sıkıcı olmaya başladığını gördük. Ayrıca yudum yudum da olsa bir miktar şarap içince (tükürerek tadım yapmıyoruz, çünkü düpedüz içmeyi seviyoruz!) insanın duyuları azalıyor. Bunu da minimize etmenin yolu tabii ki daha az çeşit olması. Ama özellikleri için kıyaslama yapacak kadar da çok çeşit olması lazım. Şimdilik 4 bizim için ideal sayı. Belki daha sonra 5'e 6'ya çıkarır veya 3'e düşürüp çift kör tadım deneriz. Bilemiyorum...


Artık belli aralıklarla tadım organizasyonları yaptığımız için kendimizce bir kayıt logumuz da var. Önümüze gelen A şarabı için logumuzu mümkün olduğunca sessizce dolduruyoruz. Burada detay bir aroma gerçekten hissettiysek (karadut veya tarçın gibi mesela) yazmakta sakınca yok. Ama kendimizi buna zorlayıp bilmediğimiz, hissetmediğimiz aromalar uydurmaktansa "olgun siyah meyveler", "tatlı baharatlar" gibi çözünürlüğü daha düşük tarifleri tercih ediyoruz. Her turun sonunda aldığımız notları karşılaştırarak hemfikir olduğumuz ve olmadığımız noktaları konuşuyoruz. Tadım sonunda herkes şarapları en sevdiğinden en sevmediğine doğru sıralıyor. Sonunda da varsa tahminleri alıp şişelerin kağıtlarını sıyırıyoruz.

Bundan sonra da notları bir kenara bırakıp kalan şaraplarımızı içerek devam ediyoruz. Böylece bolca gülerek eğlenceli bir gece geçirmiş oluyoruz.

Bunlar da almış olduğum notlar:

Büyülübağ Cabernet Sauvignon 2008: Aslında reserve'ini tatmak niyetindeydik ama bulamadığımızdan CS'leri ile ünlü Büyülübağın bu şarabını tattık. Morumsu koyu bordo. Burun ilk etapta biraz kapalı. Aroma yoğunluğu fazla olmamakla birlikte kırmızı meyveler algılanıyor. Damakta meşe biraz yoğun ve baskın. Yumuşak bir asiditesi var. Tanenler biraz sivri gibi ama rahatsız edici değil. Bitim orta altı sürüyor. 35 TL civarında fiyatı ile iyi bir alışveriş bence.

Kavaklıdere Egeo Cabernet Sauvignon 2009: Koyu vişne renkli bu şarapta burundaki aromalar açık ve yoğun. Ön planda olgun kırmızı meyveler ile hafifçe baharat aromaları alınıyor. Fıçıdan gelen aromalar da  belirgin. Pek gövdeli değil. Tanenler yuvarlak ve rahat, asiditesi taze/canlı bir his veriyor. Meşe kaynaklı aromalar ile baharatsı ve orta uzun arası bir bitimi var.

Kayra Vintage Cabernet Sauvignon 2009: Koyu morumsu bordo renkli şarap. Burundaki gayet açık aromalarında koyu meyvelerin yanında hafiften kahve ile arkalardan nane gibi ferahlatıcı tonlar var. Ayrıca meşeden gelen hafiften tütsülü bir aroma da mevcut. Bol tanenli ve orta üstü gövdeli bir şarap. Damakta ve orta uzun arası bitiminde burun kadar renkli olmadığını düşünsem de benim için bu şarap gecenin favorisi oldu.

Urlice Cabernet Sauvignon Reserve 2009: Mantar sorunu çıktı. Hala özellikle burunda meyvemsiliğinin kalmış olmasından, bu sorun olmasa bizi çok memnun edecek bir şarap olduğunu çıkartıyorum. Yazık oldu bu sefer ama mutlaka bir daha edinip deneyeceğim.







20 Mayıs 2012 Pazar

Dolmen Cabernet Sauvignon 2007

Bu yazıda pek bilinmeyen yerel bir üreticiye ait bir şaraptan bahsedeceğim. Dora Şarapçılık, Edirne Uzunköprü ilçesinde bulunan Yeniköy'de yerel bir şarap üreticisi. Hikayesi biraz üzücü, zira kurucusu nam salacak önemli bir marka yaratmak isteyen ama henüz bunu başaramadan yaklaşık bir buçuk yıl önce hayata veda eden bir beymiş.

Dora'nın ana ürünü Dolmen adında bir şarap ve yöre dışında rastlamak zor. Ben de bu bölgede bulunan bir restoranda rastlayıp merak ettim. İşletmecilerin "buraların yerel şarabıdır, deneyin" ısrarları ve makul fiyatının da etkisiyle bir şişe satın aldım. Görünüşe göre internet siteleri şaraplar hakkında pek detaylı içeriğe sahip olmasa da hala aktif durumda ve son rekolte 2007 olarak görünüyor. Ama anladığım kadarıyla 2012 Şubat ayı itibariyle şaraphane satışa çıkmış. Kimbilir, belki adını duyuracak bir butik üretici de Uzunköprü'den çıkar ve sayın İlhan Kaynak'ın hayalini gerçekleştirir...

Dolmen Cabernet Sauvignon 2007
Ben şaraba biraz beklentisiz bir şekilde yaklaştım. Şarap içmeyi seven ve kendimce iyisinin peşine düşen biriyim. Ancak iyi bulayım veya bulmayayım, her içtiğim şarabın da şarap algıma katkıda bulunduğuna inanıyorum. Öte yandan insan psikolojisi karmaşık bir yapıya sahip olduğundan aslında kör olmayan ve hatta mümkünse teyit etmek üzere tekrarlanmayan tadımlar ne kadar sağlıklı oluyor bilmiyorum. Bunun için mümkün olduğunca bu şekilde tadarak kendime öğretici olmayı seçeceğim. Tabii her şarap için bu mümkün olmuyor ama en azından ne şekilde tattığımı paylaştığım her tadımım için belirtmek adil bir fikir. Bu şarap da tek başına ve tek sefer tattığım bir şarap olduğundan sonuçtaki fikrimi ona göre değerlendirmek gerek.

Lafı fazla uzatmadan geliyorum notlarıma:

Soluk ve düşük yoğunluklu bordo renkli bir şarap. Aromalar beklediğimden açık olgun meyvelere sahip ve başta çok yoğun olmasa da cazip sayılır. Ancak, karıştırdıkça belli belirsiz çekici olmayan bir koku da çıkıyor arkadan. Asidite orta altı ve pek gövdeli değil. Tanenler batmıyor. Orta uzunluktaki bitiminde acımsılık en baskın tat ve -belki de geçen 5 yılın da etkisiyle- bitim pek meyvemsi değil.

Dora Şarapçılığın daha fazlasını ortaya koyacak potansiyeli var mıymış bilmem mümkün değil ama piyasada bol bulunan ve kendiyle aynı fiyattan satılan kimi şaraplardan daha açık bir burnu olduğunu düşündüm ben ilk etapta. Damağı için bir şey söylemiyorum ama piyasaya yeniden çıkacak olsa bulup bir şans verirdim herhalde. Daha fazla butik üretimin olması, daha çok ve bilinçli tüketimin olması için yerli şaraplara yönelmek önemli diye düşünüyorum.


14 Mayıs 2012 Pazartesi

Birtakım Cabernet Sauvignon'lar

Geçenlerde sevdiğim arkadaşlarımla birtakım Cabernet Sauvignon'dan muhteva şaraplar içmek niyetiyle toplandık. Maksat hem iyi şaraplar içerek güzel bir akşam geçirelim, hem de ülkemizde yapılan iyi Cabernet Sauvignon şaraplarından tadarak görgümüzü, bilgimizi arttıralım.

Tabii Türkiye'de yapılmış tüm iyi örnekleri tatmak gibi bir iddiamız yok. Kendi bildiğimiz, sevdiğimiz üreticilerin yanında MW'ler ve diğer uzmanlardan da beğeni toplamış şaraplardan iki seri belirledik. Yani, aslında iki bölümlük bir tadım serisinin ilkiydi bu. İkincisinde de masamız yine güzel şaraplarla dolu olacak. Ama iki farklı ortamın notlarını birbiriyle kıyaslamaya mahal verecek şekilde alt alta yazmak doğru olmaz diye düşündüğüm için o ayrı bir yazı olacak.

Tadımda hangi şaraplar olacağını baştan biliyorduk ama o esnada hangi şarabı içtiğimizi bilmiyorduk (kör tadım). Bizimkisi bir uzman değerlendirmesi değil. Kendi bilgimizce şaraplarda ön plana çıkan özellikleri değerlendirdik, sonrasında birbirimizle kıyasladık ve en son küçük bir oyun olarak da içtiklerimizin sırasıyla hangi şarap olduğunu tahmin etmeye çalıştık. Tabii işin bir parçası da herkesin kendi favorisini belirlemesi oldu. Şaraplar ortaya çıktıktan sonra da -alışkanlıklarımız gereği- gülüp eğlenerek kalan şaraplarımızı içmeye devam ettik...

Muhakkak ki aldığımız notları kıyasladığımızda kimi ciddi farklılıklar olsa da bazı konularda daha önceki tadımlarımız faydalı olmuş ki az çok bir tutarlılıktan bahsetmek mümkün. Bir yandan yine de aklımın köşesinde küçük pratik egzersizler yapmak var. Örneğin, düşük asiditeli bir şaraba farklı oranlarda tartarik asit (sulandırılmış tartar sosu!) ekleyerek damaklarımıza bir asidite kalibrasyonu yapmak. Veya alkol için de benzerini yapmak mümkün...

Neyse, işin eğitici yanı bir tarafa sonuçta biz gayet güzel vakit geçirdik. Başka bir işe yaramasa bile bu yanımıza kar kalır...

Bunlar da benim not aldıklarım:

Amadeus Cabernet Sauvignon 2010: Koyu renk bordo. Kokular çok yoğun değil. Hafiften kuru meyveler, belki biraz da otsu aromalar ve acı baharatlar. Gövde orta altı. Bitim kısa-orta ve asidite az, tazelik hissi vermiyor. Bitimde tuzluluk* ve acılık var. Birkaç saat içinde meyvemsilikte ciddi artış hissedildi. İlk başta kapalı olsa da bir gelişim gösteriyor.

Chateau Nuzun Cabernet Sauvignon 2008: Mora yakın tonlar bariz ve çok çok koyu bordo renkli. Fıçı aromaları ve kara meyve aromaları yoğun ve uyumlu. Hafif baharat, meyvemsilikle birlikte derin bir şarap hissini veriyor. Asidite sert, çok hafif tatlımsılıkla birlikte dengede. Tanenler yuvarlak ve güzel. Bitim orta-uzun arası rahat ve meyvemsi. Belki bitimde burundaki kadar büyük bir derinlik duygusu hissetmedim diyebilirim. Onun dışında benim gecemin favorisi bu oldu. Haddim olmayarak eşe dosta tavsiye edebileceğim bir şarap.

Chateau Nuzun Cabernet Sauvignon 2010: Renk çok yoğun değil, hafiften kiremit tonlarına giden koyu kırmızı. Tütsülü gibi ve hafif baharatlıca aromaları var. Meşeden gelen aromalar da bariz ama uyumlu. Taze asitli ve orta gövdeli. Tanenler çok batıcı değil. Bitim uzun ve keyifli gibi ama o keyfi bozan hafif bir acılık da var. Belki selefi kadar özellikli bulmadım ama çok genç. Bir şansı daha hak eder.

Diren Collection Cabernet Sauvignon 2007: Düşük yoğunluklu kırmızı renkte. Aroma yoğunluğu da az. Karıştırdıkça arkadan kırmızı meyveler geliyor. Tanen az-orta arası, asidite sıkı. Gövdesiz, hafiften sulandırılmış gibi bir yapısı var. Bitim orta uzunlukta, pek keyfi yok. Belki de devrini tamamlamış.

Sevilen 900 Cabernet Sauvignon 2008: Koyu bordo ve hafiften mora yakın tonda. Taze sebze ile fıçı kaynaklı hafif kokular, tatlı baharat ve koyu meyveler. Asidite sıkı, tanenler bol. Gövde orta üstü ve bitim orta uzun. Bitimde hafif acılık da var ama rahatsız edici değil. Güzel bir şarap. MW'lar tarafından çoktan tavsiye edilmiş zaten...


*İki yıl önce Bozcaada'ya gidip tüm üreticilerin şaraplarından tattığımda, ortak özellik olarak "tuzluluk benzeri bir tat" hissetmiştim. Kör tadımda gidip yine bir Bozcaada şarabı için tuzluluk notu almış olmam ve bu fikrimde yalnız olmamam da benim için güzel bir detay oldu. Bahsi geçen tuzluluk hissi ayırca Vedat Milor'un iki yazısında da geçiyor.(1)(2) Bu konu ayrıca bir araştırmayı hak ediyor gibime geldi...

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Berrak Şarap, Bulanık Şarap II

Yazının birinci bölümü için tıklayınız.

Tortu:

Yıllanmış şaraplardaki bulanıklığın en yaygın sebebi tortuların şarap içinde yeniden askıya geçmesi [8]. Tortular şarap içinde çözünmeyen parçacıkların bir arada çökelmesinden kaynaklanıyor ve çoğunlukla polimerize olmuş antosiyaninler, tanenler, proteinler ve tartarat kristallerinin bileşiklerinden oluşuyor. Kimyasal yapısına bağlı olarak tortunun acımsı veya kireçsi bir tadı da olabiliyor.(Ayrıca ekşi de olabildiğini bizzat test edip onayladım) R.S. Jackson’a göre pek çok yüksek kalite kırmızı şarapta şişe içinde zamanla tanen tortuları gelişiyor[1]. Bulanıklığa sebep olabilecek bu kaynak genel olarak bir kusur kabul edilmiyor. Hatta bazı şarap meraklılarına göre tortunun varlığı bir kalite göstergesi. Ama gereğinden fazla berraklaştırma, tat veren molekülleri şaraptan uzaklaştırabiliyor olsa bile, bundan kaçınılması daha iyi veya daha aromatik şarap yapıldığının garantisi değil [1].

Kırmızı Şarapta Tortu Oluşumu.
(Kaynak: Wikipedia)
Genç şaraplar fermentasyon sonrası tartarat tuzları bakımından aşırı doygun. Olgunlaşma aşamasında bu tuzların çözünürlüğü azalıyor. Bu nedenle, şarabın serin yerde muhafaza edilmesi zaman zaman kristalleşmeye sebep oluyor. Şarabınızın dibinde gördüğünüz kabuğumsu pul gibi kristaller çoğunlukla potasyum bitartarat kristalleriyken, ince partiküllü kristaller kalsiyum tartarata dalalet ediyor.* 

Ama endişelenmeye gerek yok. Zira şaraba tazeliğini veren tartarik asitin şarap içinde bulunan diğer moleküllerle yaptığı bileşiklerden meydana geliyor. Ayrıca duruma göre oksalat, sülfat ve başka bir takım kristaller de oluşabiliyor [9]. Fermentasyon artığı ölü hücreler de oluşan tortuların ana sebeplerinden biri. Tabii, bir de protein çökeltmesi yapılmışsa bunun artıkları da şarapta kalmış olabiliyor.

Şarap tortuları çoğunlukla tatsız kristallerden ve diğer kalıntılardan oluşuyor ve şişe açıldıktan sonra bunlardan kurtulmak için şişeyi çok sallamamak ve şarabı karafa alıp biraz dinlendirmek yeterli. Yani, tortuların acımsı veya kireçsi bir tadı bile olsa çözeltide kalmadığından basitçe kadehten uzaklaştırılabiliyor ve kusur olarak kabul edilmiyor.

Protein (Isı) Bulanıklığı:

Protein bulanıklığı daha çok beyaz şaraplarda görülen (belki de daha çok fark edilen), nadir rastlanan bir kusur olarak değerlendirilse de E.J. Waters & C.B. Colby’e göre şarapta bulunan proteinler üretici için tam bir baş belası [2]. Proteinler ışık dağıtan parçacıklar olarak kümelenerek şaraba puslu bir görüntü veriyor ve tüketici için şarabı itici bir hale getirebiliyor. Ortaya çıkmasını, sülfitlerin çok olduğu, ısıya maruz kalma durumunun olduğu, tanenlerin ve eser miktarda metal iyonlarının bulunduğu ortamların körüklediği ifade ediliyor. Öte yandan protein bulanıklığına patojenlerle ilişkili proteinler de yol açabiliyor ve bağbozumu sırasında zarar gören üzümlerde de bu durum hızla ortaya çıkabiliyor [1].

Proteinleri uzaklaştırmak için çeşitli mühendislik yöntemleri mevcut. Yaygın olarak kullanılanı ise bentonit ile çökeltme. Bentonit bir kil minerali ve bir adsorbent. Ancak bir önceki yazıda da bahsettiğim gibi, bu metotların şarabın içinde istenen diğer molekülleri de çökeltebilmesi gibi bir olumsuz tarafı olabiliyor. 

Peki, şarabın içine bu proteinler nereden geliyor?

Proteinlerin şaraptaki kaynağı hakkında 1950’lerden bu yana bir takım çalışmalar yapılmış. 1967, 1987, 2000 ve 2003 yıllarında farklı araştırmacılar tarafından yapılan 4 ayrı çalışmada proteinlerin daha çok üzümün kendisinden geldiği kanaatine varılmış [2]. Ancak, 1991 yılında K. Yokotsuka vd. tarafından proteinlerin maya kaynaklı da olabileceği öne sürülmüş [3]. 1996 yılında Waters vd. proteinlerin patojen kaynaklı moleküllere olan benzerliğini ortaya koyarak konuya yeni bir boyut getirmiş [4]. 2004 yılında S.W. Kwon ise proteinin farklı mikrobiyolojik kaynakları olabileceğini ileri analiz yöntemleri kullanarak göstermiş [5].

Aslında, yazının en başında sorduğum ikinci soruyu düşünecek olursak, bu çalışmalarda genel olarak protein bulanıklığının görsel iticiliğinden bahsediliyor. Aroma ve tat konusunda ise, açıkçası bulanıklığa karşı kullanılan yöntemlerin (bentonit ve diğer adsorbentler gibi) yaratabileceği tat farkı literatürde daha çok yer tutuyor. R.B. Ferreira, 2002 yılında yayınladığı makalesinde proteinlerin şarabın tadı ve kalitesine etkisinin olup olmadığının hala bir muamma olduğunu söylüyor [6]. Ancak, P.R. Jones vd.’nin 2008 yılında yayınladığı bir araştırmaya göre proteinlerin varlığı floral aromaların biraz daha yoğun hissedilmesi, viskozitenin biraz daha az hissedilmesi gibi algı değişikliklerine yol açabiliyor [7].

Yine de, protein varlığının veya bulanıklığının aroma ve tat üzerinde ciddi bir değişikliğe sebep olduğunu iddia eden bir kaynağa rastlamadığım için yanında başka sorunlarla birlikte gelmediği sürece bu tip bulanıklığı kozmetik bir sorun sayacağım.

Beyaz Şarapta Bulanıklık
Kaynak: http://eng.sograpevinhos.eu

Kaçınmak için ise açıkçası yapabileceğiniz tek şey şarabınızı büyük sıcaklık farklarından ve özellikle de sıcaktan sakınmak. Gerisi Dionysus'un keyfine kalmış.


Fenolik Bulanıklık:

Şarap olgunlaştırma aşamasında meşe fıçıların aşırı kullanımı veya üzüm ezme sırasında yaprakların da sisteme girmesi zaman zaman bulanıklığa sebep olabiliyor. Bunun adına "fenolik bulanıklık" adı veriliyor. Kükürt dioksit koruyucunun aşırı kullanımı da kırmızı şaraplarda fenolik bulanıklığa sebep olan etkenlerden biri [1].

Pocock vd.’ne göre ayrıca çok nadiren karşılaşılmakla birlikte, şaraba hızlıca meşe karakteri vermek için meşe parçaları atılmasının fenolik bulanklığa sebep olabileceği belirtiliyor [10]. Meşe fıçının aşırı kullanımından kaynaklanan fenolik bulanıklık halinde beyaz ile kahverengi arası bir renge sahip ince kristaller ortaya çıkarken, özellikle beyaz üzüm yapraklarının şıraya fazla geçmesi yüzünden ince sarı kristaller ortaya çıkabiliyor [8]. Kısacası fenolik bulanıklık, yanında tortu başlığı altında bahsettiklerimizden farklı bir takım kristallerle birlikte geliyor.

Ayrıca bu bilgilere dayanarak fenolik bulanıklığın, aşırı odunsu aromalar, kükürt tadı veya yapraktan geçecek acımsı moleküllerle birlikte gelmesinin mümkün olduğunu çıkartabiliriz. Bu şekilde bir şarap da, sorun kükürtten kaynaklanıyorsa baş ağrısı yapmasının dışında ayrıca bizi memnun etmeyecektir.

Casse:

Bazı çözünürlüğü düşük metal tuzları da şarapta bulanıklığa sebep olabiliyor. Bunların içinde en önemlileri demir ve bakır iyonları. Casse problemine yol açan metaller daha çok üretim ekipmanının korozyonundan kaynaklanıyor. Şarabın asiditesi ile demir ve/veya bakır önce çözünüyor ve daha sonra çözünmüş haldeki tanenlerle veya proteinlerle bileşik oluşturarak “casse”ye sebep oluyor [8].

İki çeşit demir “casse”si tanımlanmış. Beyaz şaraplar, demir fosfatın yükseltgenerek çözünürlüğünü kaybetmesi ile beyaz bir pus oluşumundan etkilenebiliyor. Kırmızı şaraplarda ise demir iyonlarının yükseltgenmesi mavi “casse” oluşumuna sebep olabiliyor. Bu durumda demir iyonları antosiyaninler ve tanenlerle birleşerek çözünmeyen partiküller oluşturuyor [1].

Bakır “casse”si yalnızca indirgenmiş (anaerobic) ortamlarda oluşuyor ve şarabın ışığa maruz kalması süreci hızlandırıyor. Parçacıklar bakır sülfitten ve bunların proteinlerle olan bileşiklerinden muhteva. Bakır “casse”si daha ziyade beyaz şaraplarda karşılaşılan bir sorun olmakla birlikte rozelerde de zaman zaman görülebiliyor [1].

Casse daha çok olgunlaşmanın erken aşamalarında meydana geliyor ve genellikle pus değil, çökelti oluşturuyor. 

Mikrobik Bozulma:

Bulanıklık şarabın bazı organizmaların (bakteri ve maya) aktivitesi ile bozulması sebebiyle de oluşabiliyor. Şişelenmiş şarapların bozulmasına sebep olan bazı maya türlerinin yanısıra laktik asit ve asetik asit bakterileri ile Bacillus cinsleri olmak üzere üç çeşit bakteri grubu mevcut [1].

Bozulmaya sebep olan mayalardan en sık rastlanan ikisi "Zygosaccharomyces" ve "Brettanomyces". İlki daha çok salkımlaşarak granüler topaklar oluşturmaya yatkınken ikincisi belirgin bir bulanıklığa sebep oluyor. Maya sebepli bulanıklık, şarabı bozmadan da ortaya çıkabilse de genelde sirkeleşmeyle veya kümes  kokusu, ilaç kokusu gibi istenmeyen kokularla birlikte geliyor. Diğer mantarlar da pusa ve zar oluşumuna sebep olabilse de sadece aerobik koşullar altında gerçekşeşebildiği için -bu ortam hava almayacak şekilde mantarlanmış şişedeki şaraplarda bulunmadığından- çok daha nadir karşılaşılıyor.

Mikrobik Bozulma
Belirli laktik asit bakterileri kırmızı şarapta bulanık ve viskoz çöküntüler oluşturuyor ve bu duruma “tourne” deniyor. Bundan etkilenen şaraplar sönük bir kahverengimsi kırmızıya dönerek, turşu kokusu gibi bir kusura sahip oluyor ve eğer karbondioksit birikimi de olursa gaz baloncukları oluşuyor. Diğer bozulmalar bol miktarda mide bozucu maddelerin sentezlenmesine sebep olabilirken, bu lifsi yapılar genelde yüzen iplikçikler şeklinde görünüyor ve sünebilen çirkin bir halde olabiliyor. Dağıldığında bu maddeler şaraba yağsı bir görüntü ve viskoz bir yapı veriyor. [1]

Bunların dışında asetik asit bakterileri ile de oksijen veya oksitlenmiş fenollerin varlığı halinde sirke kokusu ile birlikte bir bulanıklık da ortaya çıkarabiliyorlar. Ayrıca laktik asit bakterileri, genellikle yüksek pH değerlerinde (>3.7) çeşitli bozuklukları tetikleyebiliyor. Bu şişelenmiş şarapta meydana gelirse, bakterilerin gelişimi hafif bir bulanıklığa sebep olabiliyor. [8].

Burada bahsi geçen kusurları gerek görsel özelliklerinden gerekse kokularından tespit etmek bir şarapsever için mümkün görünüyor ve hatta bulanıklık kimilerinde ikinci planda kalan bir özellik oluyor.

Açıkçası yukarıda tarifini verdiğim "tourne" oluşumunun tarifi üniversitenin ilk yıllarında içtiğim bir nevi "köpek öldüren" şarabındaki kötü kokuyu ve hafif gazlımsılığı açıklıyor. O zamanlar "ne olsa içerim abi" diyen halimle bile bir yudumdan sonra vazgeçmekle ne kadar isabet ettiğimi görüyorum.

Özetle, birinci bölümde bahsedilen bulanıklık hali şarabın doğal yapısından ve içeriğinden kaynaklanabildiği gibi, ciddi bozulmalar sebebiyle de ortaya çıkabiliyor. Aldığımız şaraptaki kusuru doğru sınıflandırabilmek için de görme duyumuzun yanında çoğu zaman koklama ve tat alma duyularımızı da devreye almak gerekiyor.**

Kaynaklar:
[1]      R.S. Jackson, “Wine Tasting – A Professional Handbook”, 2nd ed., 2009.
[2]      E.J. Waters, & C.B. Colby ., Chapter 6C – Proteins., M. V. Moreno-Arribas & M. C. Polo. “Wine Chemistry and Biochemistry”, 2009.
[3]      K. Yokotsuka vd., “Comparison of soluble proteins in juice and wine from Koshu grapes.” J. Fermentation and Bioengineering, 71, 248–253, 1991.
[4]      E.J. Waters vd., “Nuisance proteins of wine are grape pathogenesis-related proteins”. J. Agric. Food Chem., 44, 3–5, 1996.
[5]      S.W. Kwon., “Profiling of soluble proteins in wine by nano-high-performance liquid chromatography/tandem mass spectrometry.” J. Agric. Food Chem., 52, 7258 – 7263, 2004.
[6]      R.B. Ferreira vd., “The wine Proteins”, Trends in Food Science & Technology, 12, 230–239, 2002.
[7]      P.R. Jones, “The influence of interactions between major white wine components on thearoma, flavour and texture of model white wine”, Food Quality and Preference, 19, 596–607, 2008.
[8]      R. S. Jackson, “Wine Science – Principles and Applications”, 3rd ed., p431, 2008.
[9]      H. Lüthi & U. Vetsch, “Practical Microscopic Evaluation of Wines and Fruit Juices”. Heller Chemie und Verwaltsingsgesellschaft mbH, 1981.
[10]  K.F. Pocock vd., “Ellagic acid deposition in white wines after bottling: A wood-derived instability.” Aust. Grapegrower Winemaker, 244, 87, 1984.

* Çeşitli kaynaklarda tartarat tuzlarının asidite ile karşılıklı etkileşim halinde olduğu geçiyor. Ayrıca protein varlığı da bu kristalleri azaltan bir faktör olabiliyormuş.
** Bu iki yazıda, şarapta görsel bulanıklığa sebep olabilen faktörler incelenmiştir. Bunların dışında da şarap kusurları mevcuttur ancak bu yazının konusu değildir.

26 Nisan 2012 Perşembe

Berrak Şarap, Bulanık Şarap I


“Eğer bir şarap bulanık* ise muhtemelen bir kusuru vardır ve güzel bir tadı olmayacaktır.” [1]


Berrak Bir Beyaz Şarap
Yukarıdaki cümle Jancis Robinson’un “How to Taste – A Guide to Enjoying Wine” isimli kitabında geçiyor. Tabii, Kusur**gibi kimyasal olarak net bir açıklaması olabilecek ve tadıma yansıyacak somut koşullar dışında görselliğin tat alma mekanizmalarımız üzerinde psikolojik olarak yanıltıcı etkisi olabileceğinin de farkında olmak lazım.

- Peki, gerçekten bulanık bir görüntüye sahip olan bir şarabın derdi (kusuru) ne olabilir?
- Bulanıklığın alacağımız tadı etkilemeyeceği durumlar da var mıdır?

Bu iki soruyu sormamın sebebi, bulanık göründüğü halde beğendiğim ve keyif aldığım bir şaraba rastlamam. Bu sebeple bu konuyu elimden geldiğince bilimsel olarak araştırıp burada paylaşmaya karar verdim. Yazı biraz uzun olacağı için iki bölüm halinde yazacağım. İlk olarak şarapta berraklığı ve şarabı görsel değişikliklere uğratan kusurları özetleyeceğim. Sonra da bu kusurları detaylandırarak ikinci sorunun yani gerçekten bulanık görünen bir şarabın güzel olup olamayacağının cevabını arayacağım.

Berraklık:

Şarapla ilk temasımızın görsel olması sebebiyle, berraklık genellikle şarap tüketicileri tarafından -özellikle de daha çok renksiz şişelerde bulunan beyaz ve rozelerde- önemle arzulanan bir nitelik. Türbidite ise (Berraklığın tersi diyebiliriz) Tyndall Etkisi adı verilen ve küçük parçacıkların ışığı dağıtması şeklinde ifade edilebilecek basit bir optik olgudan kaynaklı bir kavram.

Yaygın olarak kullanılan modern berraklaştırma teknikleri sayesinde karşımıza çıkan pek çok şarap stabil bir biçimde berraklığını koruyabilir halde. Durum böyle olduğu için de karafa veya kadehimize aldığımız şarapta bir bulanıklık tespit ettiğimizde bunun bir kusur olduğuna kanaat getirmeye eğilimliyiz.

Taze sıkılmış bir üzüm şırası orijinal olarak zaten az çok türbiditeye sahip bir sıvı [2]. Yeni yapılmış bir şarapta ise türbiditeye* sebep olabilecek maddeler [3];

  1. Üzüm çökeltileri ve maya hücreleri gibi opaklığa sebep olan maddeler ve
  2. Proteinler ve tanenler gibi normalde bulanıklığa yol açmayacak küçüklükte koloidal makro moleküller.
Çökeltiler ve maya hücreleri gibi nispeten büyük moleküller filtreleme ile uzaklaştırılabilirken proteinler ve diğer koloidal maddeler genellikle filtrelenemiyor. Genelde en sık rastlanan, yıllanmış şaraplarda tortuların askıya geçerek bulanıklık oluşturması.

Filtreleme sistemleri ile daha berrak şarap yapmak mümkün.
Koloidal moleküller ise kendi içinde de ikiye ayrılabiliyor. Şarap içinde kararlı durumda olanlar şişelendikten sonra görünmez bir şekilde varlıklarını sürdürürken, kararsız durumda olanlar bir süre sonra bulanıklığa yok açabiliyor. Bu tip bir bulanıklığa da “Protein Bulanıklığı” veya sıcak havalarda daha fazla görüldüğü için “Isı Bulanıklığı” deniyor.*** 

Askıda bulunan ve filtrelenemeyen maddeleri uzaklaştırmak için bu moleküllerin fizikokimyasal yüzey özelliklerinden faydalanan çöktürme metotları mevcut. Yalnız, bu metotlar çöktürücü kullanmaya dayalı ve kullanılan bu maddelerin, flavonoidlerin (şaraba tat veren moleküller) ve tanenlerin bir kısmını da çöktürerek şarabın kalitesini bozması gibi bir yan etkisi olabiliyor. Hatta çöktürme yöntemlerinin kimi şaraplarda fazla tanenleri uzaklaştırmak için de kullanıldığı belirtiliyor. [4]

Ama Jancis Robinson'un yukarıda bahsettiği türden bir kusur daha çok mikrobik bozulmaları kastediyor gibi. Tabii bunlar dışında da bulanıklığa sebep olabilecek durumlar var. Bir sonraki yazıda bu durumları özetleyecek ve aromaya etkilerini araştıracağım.


Yazının ikinci bölümü için tıklayınız.

Kaynaklar:
[1]      J. Robinson, “How to Taste - A Guide to Enjoying Wine”, 2008.
[2]      P. Ribereau-Gayon vd., “Handbook of Enology - Volume 1: The Microbiology of Wine and Vinifications”, 2nd ed., 2006.
[3]      I. Hornsey, “The Chemistry and Biology of Winemaking”, 2007.
[4]      R.S. Jackson, Chapter 10 - Modern biotechnology of winemaking., M. Sandler & R. Pinder. “Wine – A Scientific Exploration. ”, 2003.

Notlar:

* Orijinal metinde “hazy” kelimesi kullanılmış. Ayrıca başka yerlerde “cloudiness “ ve “turbidity” olarak bahsedilen kavramların da aynı anlamda, yani “ışığı dağıtan parçacıklar sebebiyle berrak olmama” durumuna işaret ettiğini düşünüyorum. Yine de aynı fikirde olmayabilecekler için “hazy” ve “cloudy” yerine “bulanık”, “turbidity” yerine de “turbidite” şeklinde Türkçe’yi bozacak bir ifade kullanacağım. Tortu ve kristal çökeltiler ise burada bahsedilenden biraz farklı şeyler.

**Orijinal metinde “malady” kelimesi kullanmış. Ben kusur diye çevirdim ama “rahatsızlık”, “istenmeyen bir durumda olmak” gibi de değerlendirilebilir.

*** Çeşitli kaynaklarda bunun şarapta, biradaki protein bulanıklığıyla karıştırılmaması gerektiği geçiyor.

23 Nisan 2012 Pazartesi

Barbare Şarapları

Barbare adını duyurmaya başlamış önemli üreticilerimizden birisi. İlk  rekolte olan 2009 şarapları da iki kez (hem 2011, hem 2012'de) MW'ler tarafından yüksek puanlara layık görüldü bile. Haklarında bilgiye ulaşmak da nispeten kolay. Şaraplarıyla ilgili detaylar verdikleri bir web sayfaları ve haklarında yazılmış yazılar bulmak mümkün.(1)(2)(3)(4) Ancak şaraphaneyi ve yerleşkeyi bizzat gezdikten, genel müdür Özcan beyle tanıştıktan sonra Barbare hakkında bazı şeyler daha net ve daha güzel.

Bağlar Malkara - Tekirdağ arasında bulunan Barbaros kasabasına yakın hafif eğimli bir arazide ve şaraphane de bu arazinin içinde yerin bir kat altında. Organik tarım ile yetiştirilen üzümler Syrah, Cabernet Sauvignon, Merlot, Grenache ve Mourvedre. Beyaz şaraplarında kullandıkları Sauvignon Blanc'lar ise komşu bağdaki ahbaplarından. Zaten bu bölge Sauvignon Blanc için elverişli ki pek yakında bulunan Umurbey bağları da bu üzümle başarılı sonuçlar alıyor.

Aslında buralara işimin düşmesi ve dolayısıyla şaraphaneyi gezme mevsimim kimi açılardan güzel olsa da bağ gezmek anlamında tam bir şanssızlık. Öyle ki, burada bulunduğum esnada Fransız önologları şaraphanede oldukça ciddi ve konsantre bir biçimde kupaj oranlarını belirliyorken, bir yandan bağ evinde tadilat yapılıyor ve ortam oldukça samimi. Bağda ise budamalar çoktan bitmiş, gözler patlamış ve bitkiler henüz yapraksızca dizili duruyorlar ve bağcı değilseniz size pek bir şey inceleme fırsatı vermiyorlar. Bu arada yaz mevsiminde burayı görmenin ne kadar güzel olacağını da manzaraya bakınca kolayca tahmin ediyor insan.

Barbare Bağları'na giriş - Nisan 2012
Bağ evine gitmek için toprak bir yoldan geçip sağınızda solunuzda yer alan o sempatik bitkileri görüyorsunuz. Demir sürgülü kapıdan geçip şaraphaneye ulaşıncaya kadar da yine sağınız solunuz üzüm. Açıkçası, yapılacak düzenlemelerle, iki yanında park lambalarıyla çok sevimli bir yol canlanıyor hayalimde. Zaten bu güzel yerde resimde gördüğünüz eklentiyi butik otel haline getiriyorlar. Bu şekilde Türkiye'de bir şarap turizmi kültürünün oluşması için bir adım daha atılmış oluyor. İyi şaraplar içerek, esintili temiz bir dağ havasına ve müthiş bağ manzarasına sahip bir otelde birkaç gün kafa dinlemek gerçekten hiç fena fikir değilmiş gibime geliyor. Buna Trakyanın et ve diğer hayvan ürünleri konusundaki başarısını da eklerseniz, bölgeye yolu düşecek sefa düşkünleri (misal ben!) için nimet olacaktır bu otel.


Yerleşkeye girdiğinizde sıkı bir esinti karşılıyor sizi. Bu rüzgar üzümler için oldukça elzem. Bölge serin bir iklime sahip ama insanlar da ortam da gayet sıcak. Butik şaraphanelerin ortamı zaten sıcak oluyor. Burada da onca işlerinin arasında bizi öyle doğal ve güleryüzle karşılıyorlar ki, hiç yabancılık çekmiyoruz. 


Barbare'nin şarapları daha çok restoranlarda ve şarap butiklerinde bulunuyor. Bu konvansiyonel yolların dışında, bağdan gidip bizzat satın almak veya kargo ile sipariş etmek de mümkün. Ben de bu yollar içinde bence en güzeli olan bizzat bağdan satın alma opsiyonunu değerlendirebildiğim için çok memnunum. Tadabildiğim şarapları için (SB 2011, Roze 2011, Elegance 2009, Syrah-Grenache-Mourvedre 2009 ve CS-Merlot) genel olarak hepsinin gayet kalburüstü Türk şarapları olduğunu söyleyebilirim. Ama tabii ki kişisel bir favorim de oldu aralarından (S-G-M 2009).

Genel izlenimlerim beyaz ve rozelerinin canlı karakterleri olduğu. Pek çok kişi çok önemsemez ama ben roze şarapları özellikle yaz akşamları çok seviyorum. Bir kaç parça peynir ve grissini ile -mümkünse günbatımına karşı- serin bir kadeh roze tatil hissiyatımı perçinliyor. Tatilde içeceğim rozeler klasmanında 'shortlist'ime girdi bile Barbare.

İki ayrı stilde (Bordeaux / Chateauneuf du Pape) ürettikleri kırmızılarda ise bence en belirgin ortak özellik şu; meyvemsilik fıçının arkasında saklanmıyor ve etkin kalıyor. Bitimi en keyifli algıladığım ve tanenleri benim gibi toleransı yüksek bir dili memnun edecek güce en yakın olanı S-G-M 2009 oldu. Daha detaylı incelemek üzere bu şaraptan (ve tabii diğerlerinden de...) bir kenara aldım. İlerleyen zamanlarda notlarımı buradan paylaşırım...

Afiyet Olsun.


16 Nisan 2012 Pazartesi

Emile Durand Pinot Noir 2009

Pinot Noir şarap camiasında pek ünlü bir üzüm. Öyle ki, Jancis Robinson kendisini "fabulously fussy" olarak tanımlıyor. Bağcı için biraz kaprisli ve zor olsa da tadımcı için iyisi pek makbul sayılıyor. Artık neresini çama benzettiklerini bilemiyorum ama "Pinot Noir" kelime olarak "karaçam" gibi bir şeye tekabül ediyor ve bu adını meyvesinin şeklinden alıyormuş. Anavatanı Burgonya (Burgundy/Bourgogne), ve o yüzden de üreticiler tarafından neredeyse daima bu tip şişeye sokuluyor. Burgonya tipi şişeler derken genelde koyu yeşil, boğazından aşağıya doğru hafif bir eğimle genişleyen tipteki şişelerden bahsediyoruz. Şahsen bu eşleştirme tercihinin rafta Burgonya tipi şaraplar arayanların kolay bulmasını sağlamak gibi basit fonksiyonel amacının dışında bir açıklamasını bulamadım.

Genel özellikler itibariyle Pinot Noir bağda erken olgunlaşan bir üzüm olmasının yanısıra hafiften tatlımsı, nazik kokulu, nispeten açık renkli (düşük renk yoğunluklu), gövdesi zarif şaraplar vermesi beklenen bir çeşit. Tipik aromaları da gençken ahududu, çilek, kiraz, orta yaşlarda da mantar ve bir takım sebzesel tonlar imiş. Bunlara ek olarak bir de yaygın olarak söylenen (ama yanlış anlamayın olumsuz bir şey değil!) "ahır kokusu"... Ayrıca sıcak iklimleri sevmemesinin dışında, muhakkak ki serin veya orta iklimlerde de farklı tipik özellikler gösterdiğini söylesem şaşırtıcı olmaz.

İyi bir Burgonya Pinot Noir'ı buralarda bulmak güç veya en iyi ihtimalle pahalı ve uğraştırıcı bir iş tabii ki . O yüzden bu üzümle tanışıklığımızı ilerletmek adına yakın zamanda gelecek bir iki siparişim olacak yurtdışından. Ama şartlar böyle diye buradan da alıp tatmayacak değilim. Bu parolayla bulduğum Pinot Noir,  Emile Durand 2009. Kendisi AOC apelasyon sisteminde "Apellation Bourgogne Controleé" olarak sınıflanmış ve üretici tarafından Grand Vin olarak etiketlenmiş. Bu iki husus bittabi farklı şeyler.

  • İlk bahsi geçen Fransız apelasyon sisteminde bu şarabın gerçekten Burgonya'da oraya özgü koşullarda yapıldığının bir sertifikası ve bu resmi bir kuruluş tarafından onaylanıyor. 
  • İkincisi ise üreticinin kendi şarapları içinde sınıflandırması. Bunun için de "Grand Vin" - "Great Wine" ibaresini uygun görmüş. Yaptıklarım içinde en iyisi bu diyor üretici. Yaptıklarının içinde en iyisi olması da tabii ki gerçekten iyi olduğunu garanti etmiyor. 
Bu kadar teori yettiyse tadım notlarıma geçiyorum. Bu arada da Fransa'dan gelecek şişemi ve Chateau Nuzun'un piyasaya henüz çıkmamış Pinot Noir'ını heyecanla beklemeye başlıyorum.




Tadım Notlarım:

Düşük yoğunluklu mora çalan soluk pancar renkli bir şarap. Çiçeksi, floral aromalar ile taze ama hafif kırmızı meyveler mevcut. Belki biraz da otsu denebilecek tonlar. Burunda aromalar çok yoğun değil. Damakta orta gövdeli ve zarif denebilir. Doku olarak tanenler sivriliğiyle kendini hissettiriyor. Kuvvetli asiditesi canlılık katıyor. Orta-uzun bitiminde tanen kuruluğu baskın kalıyor. Genel olarak pek akılda kalıcı bir şarap olduğunu söyleyemeyeceğim. Genel olarak Pinot Noir'lar nispeten gençken tüketiliyor. Bu şarap da tanenlerinin sivriliğine rağmen aroma yoğunluğunun çok ahım şahım olmamasından ötürü öyle fazla beklemeden içilmeli sanki...

Afiyet Olsun.